Hayır, yönetemiyorum...Neden? Çünkü ben evli, çocuklu, köpekli, girişimci, eğitimci, halen aylardır ofisinde ustaların çalıştığı, hafta sonlarını da genelde dernek işleri için çalışarak geçiren bir sivil toplum gönüllüsüyüm. Tüm bu keyif veren sorumluluklarımı yerine getirebilmek için sosyal aktivitelerime daha az zaman ayırıyorum. Daha az seyahat ediyorum. Zaman Yönetiminin uzun süreli bir çalışma gerektirdiğinin farkına varıp, zaman içinde daha verimli çalışmaya ve zamanımı daha iyi yönetmeye devam ediyorum. JCI’da öğrendiklerimi uygulayarak bu konuda da ‘Yaparak Öğreniyorum’.
Yine 2000’li yılların başında ilk ‘Zaman Yönetimi’ eğitimini aldığımda epey dalga geçtiğimi, ‘insanlar neden zaman bulamaz ki eğlenmek için’ dediğimi çoook iyi hatırlıyorum. Geldik 2010’lu yıllara... Zaman benim için paradan da değerli bir hal aldı. Üzerine para verip, benim sorumluluğumda olan işleri şöyle bir hafta devredip, egzotik bir ülkede tatil yapmayı isterim doğrusu...Kim istemez?
Hadi hep birlikte hatırlayalım ‘Zaman Yönetimi’’nde öğrendiklerimizi.. Nasıldı, aciliyet ve önemlilik tablosuna göre yapılması gereken işleri 4 bölümde inceliyorduk.
Acil ve önemli (Hemen yap)
Acil değil, ama önemli (Ne zaman yapacağını planla)
Acil ama önemli değil (Delege et )
Acil değil, önemli değil (At gitsin)
Şimdi bu tabloya uygulandığında herşey yerine oturması gerekiyor gibi görünse de aslında bizler sadece kendi zaman yönetimimize hakim olabiliyoruz. Kendi planlamamızı başarıyla yönetsek de dışsal faktörler nedeniyle malesef her zaman sonuç istenildiği gibi olmuyor. Son dakika gelen ve aciliyet sırasında önceliğe oturan işlere bir göz atalım. Bunların arasında bizim önceden planlamaya almamız gerelen ve atladığımız işler var mı? Bu durumda planlamamızda bir hata olabilir. Bunları kabul edip bir sonraki planlamada unutmamaya dikkat edebiliriz.
Peki ya planlamamızda olmayan ve atlamadığımız diğer işler neden birden önemli ve acil olarak geldi önümüze? Başkalarının plansız yaşamasından...Bu konuda ne yapabiliriz?
Öncelikle Hiyerarşik Analiz, size görevi veren kişi ile olan as üst ilişkiniz burada önemli. Sonuçları değerlendirip kararı siz verin.. Yapılması gereken iş size bir arkadaşınızın ricası olarak geldi, arkadaşlık dereceniz zaman yönetiminizi bozabilir.
Tüm bu kontrol edilebilir faktörlerin yanısıra trafik, yağmur, taşıma araçlarından kaynaklanan gecikmeler, gün içinde gelen telefonlar, mesajlar, emailler..diye uzayıp giden bir liste var ki önümüzde asıl dikkate almamız gereken ve planlamayı atladığımız konu bu.
Günde kaç dakika maillerinize bakıp cevap yazıyorsunuz? Bunun için bir zaman limitiniz var mı? Kaç dakika sosyal medya araçlarını kullanıyorsunuz? Kaç telefon görüşmesini kaç dakika ile sınırlıyorsunuz?
Yazımı zaman yönetiminin 3 önemli aktivitesi ile bitirmek istiyorum. Umarım hepimize faydası olur...
1. Günlük ve Haftalık sınırlarımızı belirleyelim.
2. Her Cuma ofisten çıkmadan önümüzdeki haftayı planlayalım.
3. Kapasitemizi bilelim...
9.05.2011
Kişisel Marka...
İnanılmaz ama, Kişisel Marka ya da kendini konumlandırma, ilk 1981 yılında Al Rise ve Jack Trout’un ‘Positioning: The Battle for your Mind’ kitabında yer alıyor. Tam otuz yıl önce değinilmiş bir konunun son on yılda oldukça populer olması beni epey şaşırtmıştı. Şu an pek önemsemediğimiz hangi konu ileride çocuklarımız tarafından konuşulacak merak ediyorum doğrusu...
Özünde kişinin kendi artı değerlerine sahip çıkarak ileriye yönelik hedefler koyması ve bu hedefler doğrultusunda planlı bir şekilde ilerlemesi felsefesi yatan Kişisel Marka’da başarı gelecek için çalışmakla başlar. Nasıl mı? Şimdi oturup kendinize dürüst davranarak, kendinzi için bir SWOT analizi yapmaya başlayabilirsiniz. Ardından sizi başka insanlardan ayıran en önemli özelliğinizi belirleyip bu konuda her zaman hatırlanmak için çalışmaya başlayın. Kendinizi nerede görüyorsunuz? Nerede olmak istiyorsunuz? Kendinize hangi alanlarda yatırım yapmanız gerekiyor? Sizi hayatta en çok motive eden şeylere odaklanın, ve bunları hayatınızın değişmez birer parçası yapın. İstediğiniz kendiniz olma yolunda atacağınız adımları belirleyin ve bu yolda size gereken donanımları edinin. Marka olmak süreklilik gerektirir, verdiğiniz sözü tutmanız gerekir. Bu yüzden olmadığınız biri olmak için uğraşmak yerine, özünüzde sizi siz yapan değerlere yakınlaşarak Markanızı güçlendirin.
Hatırlarsanız geçen haftaki yazımda Marka verdiği sözü tutmaktır demiştim. Bunu kendi kişisel markamıza bir örnekle uyarlamak gerekirse; genelde tüm randevularına geç kalan biri, çevresi tarafından ‘ o hep geç kalır’ diye markalandırılır. Bunun nedeni kişinin daima geç kalarak, hep geç kalacağına dair verdiği sözü tutmasıdır. Siz kendi markanızı oluştırmazsanız başkaları sizi kendileri algıladıkları şekilde markalandıracaklardır.
Kulaktan kulağa oynarken kulağımıza fısıldanan ilk kelime ile en son oyuncunun ağzından çıkan kelime arasındaki fark bizi hep güldürmüştür. Kişisel Marka’da da bu malesef böyledir. Her zaman kendi düşündüğümüz gibi algılanmayız. Yine randevu örneğine dönecek olursak; geç kaldığınızda vermek istediğiniz mesaj ‘ çok yoğunum’ olsa da karşınızdaki kişi sizi ‘ciddiyetsiz’ olarak algılayabilir. Burada önemli olan kendinize biçtiğiniz değer ile algılanan değerinizin eşit olmasıdır.
Geç kalma üzerine örnekler vermişken haftaya ‘Zamanımı iyi Yönetebiliyor muyum? Başlıklı yazımda görüşmek üzere...
Özünde kişinin kendi artı değerlerine sahip çıkarak ileriye yönelik hedefler koyması ve bu hedefler doğrultusunda planlı bir şekilde ilerlemesi felsefesi yatan Kişisel Marka’da başarı gelecek için çalışmakla başlar. Nasıl mı? Şimdi oturup kendinize dürüst davranarak, kendinzi için bir SWOT analizi yapmaya başlayabilirsiniz. Ardından sizi başka insanlardan ayıran en önemli özelliğinizi belirleyip bu konuda her zaman hatırlanmak için çalışmaya başlayın. Kendinizi nerede görüyorsunuz? Nerede olmak istiyorsunuz? Kendinize hangi alanlarda yatırım yapmanız gerekiyor? Sizi hayatta en çok motive eden şeylere odaklanın, ve bunları hayatınızın değişmez birer parçası yapın. İstediğiniz kendiniz olma yolunda atacağınız adımları belirleyin ve bu yolda size gereken donanımları edinin. Marka olmak süreklilik gerektirir, verdiğiniz sözü tutmanız gerekir. Bu yüzden olmadığınız biri olmak için uğraşmak yerine, özünüzde sizi siz yapan değerlere yakınlaşarak Markanızı güçlendirin.
Hatırlarsanız geçen haftaki yazımda Marka verdiği sözü tutmaktır demiştim. Bunu kendi kişisel markamıza bir örnekle uyarlamak gerekirse; genelde tüm randevularına geç kalan biri, çevresi tarafından ‘ o hep geç kalır’ diye markalandırılır. Bunun nedeni kişinin daima geç kalarak, hep geç kalacağına dair verdiği sözü tutmasıdır. Siz kendi markanızı oluştırmazsanız başkaları sizi kendileri algıladıkları şekilde markalandıracaklardır.
Kulaktan kulağa oynarken kulağımıza fısıldanan ilk kelime ile en son oyuncunun ağzından çıkan kelime arasındaki fark bizi hep güldürmüştür. Kişisel Marka’da da bu malesef böyledir. Her zaman kendi düşündüğümüz gibi algılanmayız. Yine randevu örneğine dönecek olursak; geç kaldığınızda vermek istediğiniz mesaj ‘ çok yoğunum’ olsa da karşınızdaki kişi sizi ‘ciddiyetsiz’ olarak algılayabilir. Burada önemli olan kendinize biçtiğiniz değer ile algılanan değerinizin eşit olmasıdır.
Geç kalma üzerine örnekler vermişken haftaya ‘Zamanımı iyi Yönetebiliyor muyum? Başlıklı yazımda görüşmek üzere...
Nasıl Marka Olunur?
Geçtiğimiz Cumartesi günü Proje Direktörlerimiz ile gerçekleştirdiğimiz proje yönetimi eğitimi ve Pazar günü Boğaz’ın ışıl ışıl mavisini seyrederek sohbetin tadına vardığımız Brunch ve Frida Kahlo sergisinin ardından bugün haftaya oldukça pozitif başlamış olmaktan büyük mutluluk duyuyorum.
2000’li yılların başında zamanın en bilinen PR gurularından biri ile ortak bir şirket açmıştık ve Kurumsal Marka Yönetimi konusunda şirketlere danışmanlık hizmeti veriyorduk. Kendisinden o günlerde pek çok şey öğrendiğim Burak Amirak’a huzurunuzda teşekkür etmek istiyorum. O günden bugüne hala geçerliliğini koruyan, adeta hayat felsefesi olarak benimsediğim bir marka tanımını sizlerle paylaşarak bu haftaki yazıma başlamak istiyorum. Marka verilen sözün tutulmasıdır.
2009 yılında Londra’da dikkatimi çeken hemen her mağaza reklamında, kuruluş tarihlerinin ön planda olmasıydı. ‘1836’den bu güne, herşey 1916’da başladı..gibi. Son krizi daha rahat atlatmış olan mağaza zincirlerinin en büyük başarısıdır bu. Müşterilerine biz uzun yıllardır sizinleyiz mesajı vererek sözlerini tuttuklarını hatırlatıyorlardı ve bu zor günlerinde sadık müşterilerinden destek bekliyorlardı.
Değişen sosyo-ekonomik dünyamızda bizlere hergün yeni ürünler, yeni tatlar, yeni hizmetler sunuluyor. Bu yenilerin çoğu gereken algıyı ve ilgiyi yaratamadıkları için kısa bir süre sonra doğal seleksiyona uğrayarak yok oluyorlar. Vizyon, misyon ve değerler, iletişim stratejisi, hedef kitle belirleme, kurumsal alt yapı çalışmaları, strateji, planlama, süreklilik, ölçümleme, sürekli gelişim ve trendlere uygun değişim olmadan marka olmak hayal edilemez. Başlangıç noktası yani sıfır noktası yani ilk atılacak adım her zaman en önemli noktadır aynı zamanda bir o kadar da zordur. Vizyon kendinizi nerede görmek istiyorsunuzun cevabıdır. Hedef kitleye uygun şekilde sınırlandırılarak belirlenmelidir. İletişim stratejisi reklam vermeye değil, haber olmaya yönelik kurulmalıdır. Unutulmamalıdır ki reklam marka değerine katkı anlamına gelmez, çok paranız olduğu anlamına gelir ki bu da marka olmaya yetmez. Her an her yerde her mecrada yer almak da bir o kadar yanlıştır, bir bakmışız medya maymunu olmuşuz. İletişim stratejisinde özenle üzerinde durulması gereken bir başka konu ‘Siz nasıl tanınmak istiyorsunuz?’’un cevabıdır. Sunduğunuz ürün ya da hizmetin artı ve fark yaratan değeri nedir? Başka bir deyişle haber değeriniz nedir? Kurumsal alytapı çalışmaları hazır olmadan ürün ya da hizmet lansmanı yapmak oldukça risklidir. Gelen yorumları, katılımları zamanında cevaplamak, başka bir deyişle müşteri memnuniyetini sağlamak, hızlı ve efektif hareket edebilmek için kurumsal altyapımıza özen göstermeliyiz. Websitemiz hazır değilken kartvizit dağıtmak ne kadar anlamlıdır? Tüm dünya sosyal medya ile tanıtım yaparken sadece el ilanı ne kadar doğrudur?
‘Aktif gençler için önde gelen küresel network olma’ vizyonu ile hareket eden, 18-40 yaş gençleri hedefleyen, bireye ve topluma fayda sağladığı projeleri sayesinde haber olan, lider ve girişimci yetiştiren, kurumsal alt yapı çalışmalarını değişen dünyaya göre adapte eden bir dernek var denildiğinde aklınıza hangi dernek geliyor?
Son olarak Al & Laura Ries’ın ‘ The 22 Immutable Laws of Branding’ (Marka Yaratmanın 22 Kuralı) kitabından bir alıntı...
‘Herhangi bir özel isim markadır, siz bir markasınız.’ Haftaya biraz da kişisel markaya değinmek üzere...
Subscribe to:
Posts (Atom)