Hayır, yönetemiyorum...Neden? Çünkü ben evli, çocuklu, köpekli, girişimci, eğitimci, halen aylardır ofisinde ustaların çalıştığı, hafta sonlarını da genelde dernek işleri için çalışarak geçiren bir sivil toplum gönüllüsüyüm. Tüm bu keyif veren sorumluluklarımı yerine getirebilmek için sosyal aktivitelerime daha az zaman ayırıyorum. Daha az seyahat ediyorum. Zaman Yönetiminin uzun süreli bir çalışma gerektirdiğinin farkına varıp, zaman içinde daha verimli çalışmaya ve zamanımı daha iyi yönetmeye devam ediyorum. JCI’da öğrendiklerimi uygulayarak bu konuda da ‘Yaparak Öğreniyorum’.
Yine 2000’li yılların başında ilk ‘Zaman Yönetimi’ eğitimini aldığımda epey dalga geçtiğimi, ‘insanlar neden zaman bulamaz ki eğlenmek için’ dediğimi çoook iyi hatırlıyorum. Geldik 2010’lu yıllara... Zaman benim için paradan da değerli bir hal aldı. Üzerine para verip, benim sorumluluğumda olan işleri şöyle bir hafta devredip, egzotik bir ülkede tatil yapmayı isterim doğrusu...Kim istemez?
Hadi hep birlikte hatırlayalım ‘Zaman Yönetimi’’nde öğrendiklerimizi.. Nasıldı, aciliyet ve önemlilik tablosuna göre yapılması gereken işleri 4 bölümde inceliyorduk.
Acil ve önemli (Hemen yap)
Acil değil, ama önemli (Ne zaman yapacağını planla)
Acil ama önemli değil (Delege et )
Acil değil, önemli değil (At gitsin)
Şimdi bu tabloya uygulandığında herşey yerine oturması gerekiyor gibi görünse de aslında bizler sadece kendi zaman yönetimimize hakim olabiliyoruz. Kendi planlamamızı başarıyla yönetsek de dışsal faktörler nedeniyle malesef her zaman sonuç istenildiği gibi olmuyor. Son dakika gelen ve aciliyet sırasında önceliğe oturan işlere bir göz atalım. Bunların arasında bizim önceden planlamaya almamız gerelen ve atladığımız işler var mı? Bu durumda planlamamızda bir hata olabilir. Bunları kabul edip bir sonraki planlamada unutmamaya dikkat edebiliriz.
Peki ya planlamamızda olmayan ve atlamadığımız diğer işler neden birden önemli ve acil olarak geldi önümüze? Başkalarının plansız yaşamasından...Bu konuda ne yapabiliriz?
Öncelikle Hiyerarşik Analiz, size görevi veren kişi ile olan as üst ilişkiniz burada önemli. Sonuçları değerlendirip kararı siz verin.. Yapılması gereken iş size bir arkadaşınızın ricası olarak geldi, arkadaşlık dereceniz zaman yönetiminizi bozabilir.
Tüm bu kontrol edilebilir faktörlerin yanısıra trafik, yağmur, taşıma araçlarından kaynaklanan gecikmeler, gün içinde gelen telefonlar, mesajlar, emailler..diye uzayıp giden bir liste var ki önümüzde asıl dikkate almamız gereken ve planlamayı atladığımız konu bu.
Günde kaç dakika maillerinize bakıp cevap yazıyorsunuz? Bunun için bir zaman limitiniz var mı? Kaç dakika sosyal medya araçlarını kullanıyorsunuz? Kaç telefon görüşmesini kaç dakika ile sınırlıyorsunuz?
Yazımı zaman yönetiminin 3 önemli aktivitesi ile bitirmek istiyorum. Umarım hepimize faydası olur...
1. Günlük ve Haftalık sınırlarımızı belirleyelim.
2. Her Cuma ofisten çıkmadan önümüzdeki haftayı planlayalım.
3. Kapasitemizi bilelim...
9.05.2011
Kişisel Marka...
İnanılmaz ama, Kişisel Marka ya da kendini konumlandırma, ilk 1981 yılında Al Rise ve Jack Trout’un ‘Positioning: The Battle for your Mind’ kitabında yer alıyor. Tam otuz yıl önce değinilmiş bir konunun son on yılda oldukça populer olması beni epey şaşırtmıştı. Şu an pek önemsemediğimiz hangi konu ileride çocuklarımız tarafından konuşulacak merak ediyorum doğrusu...
Özünde kişinin kendi artı değerlerine sahip çıkarak ileriye yönelik hedefler koyması ve bu hedefler doğrultusunda planlı bir şekilde ilerlemesi felsefesi yatan Kişisel Marka’da başarı gelecek için çalışmakla başlar. Nasıl mı? Şimdi oturup kendinize dürüst davranarak, kendinzi için bir SWOT analizi yapmaya başlayabilirsiniz. Ardından sizi başka insanlardan ayıran en önemli özelliğinizi belirleyip bu konuda her zaman hatırlanmak için çalışmaya başlayın. Kendinizi nerede görüyorsunuz? Nerede olmak istiyorsunuz? Kendinize hangi alanlarda yatırım yapmanız gerekiyor? Sizi hayatta en çok motive eden şeylere odaklanın, ve bunları hayatınızın değişmez birer parçası yapın. İstediğiniz kendiniz olma yolunda atacağınız adımları belirleyin ve bu yolda size gereken donanımları edinin. Marka olmak süreklilik gerektirir, verdiğiniz sözü tutmanız gerekir. Bu yüzden olmadığınız biri olmak için uğraşmak yerine, özünüzde sizi siz yapan değerlere yakınlaşarak Markanızı güçlendirin.
Hatırlarsanız geçen haftaki yazımda Marka verdiği sözü tutmaktır demiştim. Bunu kendi kişisel markamıza bir örnekle uyarlamak gerekirse; genelde tüm randevularına geç kalan biri, çevresi tarafından ‘ o hep geç kalır’ diye markalandırılır. Bunun nedeni kişinin daima geç kalarak, hep geç kalacağına dair verdiği sözü tutmasıdır. Siz kendi markanızı oluştırmazsanız başkaları sizi kendileri algıladıkları şekilde markalandıracaklardır.
Kulaktan kulağa oynarken kulağımıza fısıldanan ilk kelime ile en son oyuncunun ağzından çıkan kelime arasındaki fark bizi hep güldürmüştür. Kişisel Marka’da da bu malesef böyledir. Her zaman kendi düşündüğümüz gibi algılanmayız. Yine randevu örneğine dönecek olursak; geç kaldığınızda vermek istediğiniz mesaj ‘ çok yoğunum’ olsa da karşınızdaki kişi sizi ‘ciddiyetsiz’ olarak algılayabilir. Burada önemli olan kendinize biçtiğiniz değer ile algılanan değerinizin eşit olmasıdır.
Geç kalma üzerine örnekler vermişken haftaya ‘Zamanımı iyi Yönetebiliyor muyum? Başlıklı yazımda görüşmek üzere...
Özünde kişinin kendi artı değerlerine sahip çıkarak ileriye yönelik hedefler koyması ve bu hedefler doğrultusunda planlı bir şekilde ilerlemesi felsefesi yatan Kişisel Marka’da başarı gelecek için çalışmakla başlar. Nasıl mı? Şimdi oturup kendinize dürüst davranarak, kendinzi için bir SWOT analizi yapmaya başlayabilirsiniz. Ardından sizi başka insanlardan ayıran en önemli özelliğinizi belirleyip bu konuda her zaman hatırlanmak için çalışmaya başlayın. Kendinizi nerede görüyorsunuz? Nerede olmak istiyorsunuz? Kendinize hangi alanlarda yatırım yapmanız gerekiyor? Sizi hayatta en çok motive eden şeylere odaklanın, ve bunları hayatınızın değişmez birer parçası yapın. İstediğiniz kendiniz olma yolunda atacağınız adımları belirleyin ve bu yolda size gereken donanımları edinin. Marka olmak süreklilik gerektirir, verdiğiniz sözü tutmanız gerekir. Bu yüzden olmadığınız biri olmak için uğraşmak yerine, özünüzde sizi siz yapan değerlere yakınlaşarak Markanızı güçlendirin.
Hatırlarsanız geçen haftaki yazımda Marka verdiği sözü tutmaktır demiştim. Bunu kendi kişisel markamıza bir örnekle uyarlamak gerekirse; genelde tüm randevularına geç kalan biri, çevresi tarafından ‘ o hep geç kalır’ diye markalandırılır. Bunun nedeni kişinin daima geç kalarak, hep geç kalacağına dair verdiği sözü tutmasıdır. Siz kendi markanızı oluştırmazsanız başkaları sizi kendileri algıladıkları şekilde markalandıracaklardır.
Kulaktan kulağa oynarken kulağımıza fısıldanan ilk kelime ile en son oyuncunun ağzından çıkan kelime arasındaki fark bizi hep güldürmüştür. Kişisel Marka’da da bu malesef böyledir. Her zaman kendi düşündüğümüz gibi algılanmayız. Yine randevu örneğine dönecek olursak; geç kaldığınızda vermek istediğiniz mesaj ‘ çok yoğunum’ olsa da karşınızdaki kişi sizi ‘ciddiyetsiz’ olarak algılayabilir. Burada önemli olan kendinize biçtiğiniz değer ile algılanan değerinizin eşit olmasıdır.
Geç kalma üzerine örnekler vermişken haftaya ‘Zamanımı iyi Yönetebiliyor muyum? Başlıklı yazımda görüşmek üzere...
Nasıl Marka Olunur?
Geçtiğimiz Cumartesi günü Proje Direktörlerimiz ile gerçekleştirdiğimiz proje yönetimi eğitimi ve Pazar günü Boğaz’ın ışıl ışıl mavisini seyrederek sohbetin tadına vardığımız Brunch ve Frida Kahlo sergisinin ardından bugün haftaya oldukça pozitif başlamış olmaktan büyük mutluluk duyuyorum.
2000’li yılların başında zamanın en bilinen PR gurularından biri ile ortak bir şirket açmıştık ve Kurumsal Marka Yönetimi konusunda şirketlere danışmanlık hizmeti veriyorduk. Kendisinden o günlerde pek çok şey öğrendiğim Burak Amirak’a huzurunuzda teşekkür etmek istiyorum. O günden bugüne hala geçerliliğini koruyan, adeta hayat felsefesi olarak benimsediğim bir marka tanımını sizlerle paylaşarak bu haftaki yazıma başlamak istiyorum. Marka verilen sözün tutulmasıdır.
2009 yılında Londra’da dikkatimi çeken hemen her mağaza reklamında, kuruluş tarihlerinin ön planda olmasıydı. ‘1836’den bu güne, herşey 1916’da başladı..gibi. Son krizi daha rahat atlatmış olan mağaza zincirlerinin en büyük başarısıdır bu. Müşterilerine biz uzun yıllardır sizinleyiz mesajı vererek sözlerini tuttuklarını hatırlatıyorlardı ve bu zor günlerinde sadık müşterilerinden destek bekliyorlardı.
Değişen sosyo-ekonomik dünyamızda bizlere hergün yeni ürünler, yeni tatlar, yeni hizmetler sunuluyor. Bu yenilerin çoğu gereken algıyı ve ilgiyi yaratamadıkları için kısa bir süre sonra doğal seleksiyona uğrayarak yok oluyorlar. Vizyon, misyon ve değerler, iletişim stratejisi, hedef kitle belirleme, kurumsal alt yapı çalışmaları, strateji, planlama, süreklilik, ölçümleme, sürekli gelişim ve trendlere uygun değişim olmadan marka olmak hayal edilemez. Başlangıç noktası yani sıfır noktası yani ilk atılacak adım her zaman en önemli noktadır aynı zamanda bir o kadar da zordur. Vizyon kendinizi nerede görmek istiyorsunuzun cevabıdır. Hedef kitleye uygun şekilde sınırlandırılarak belirlenmelidir. İletişim stratejisi reklam vermeye değil, haber olmaya yönelik kurulmalıdır. Unutulmamalıdır ki reklam marka değerine katkı anlamına gelmez, çok paranız olduğu anlamına gelir ki bu da marka olmaya yetmez. Her an her yerde her mecrada yer almak da bir o kadar yanlıştır, bir bakmışız medya maymunu olmuşuz. İletişim stratejisinde özenle üzerinde durulması gereken bir başka konu ‘Siz nasıl tanınmak istiyorsunuz?’’un cevabıdır. Sunduğunuz ürün ya da hizmetin artı ve fark yaratan değeri nedir? Başka bir deyişle haber değeriniz nedir? Kurumsal alytapı çalışmaları hazır olmadan ürün ya da hizmet lansmanı yapmak oldukça risklidir. Gelen yorumları, katılımları zamanında cevaplamak, başka bir deyişle müşteri memnuniyetini sağlamak, hızlı ve efektif hareket edebilmek için kurumsal altyapımıza özen göstermeliyiz. Websitemiz hazır değilken kartvizit dağıtmak ne kadar anlamlıdır? Tüm dünya sosyal medya ile tanıtım yaparken sadece el ilanı ne kadar doğrudur?
‘Aktif gençler için önde gelen küresel network olma’ vizyonu ile hareket eden, 18-40 yaş gençleri hedefleyen, bireye ve topluma fayda sağladığı projeleri sayesinde haber olan, lider ve girişimci yetiştiren, kurumsal alt yapı çalışmalarını değişen dünyaya göre adapte eden bir dernek var denildiğinde aklınıza hangi dernek geliyor?
Son olarak Al & Laura Ries’ın ‘ The 22 Immutable Laws of Branding’ (Marka Yaratmanın 22 Kuralı) kitabından bir alıntı...
‘Herhangi bir özel isim markadır, siz bir markasınız.’ Haftaya biraz da kişisel markaya değinmek üzere...
5.10.2011
Doğru Algılayabiliyor muyuz?
Oldukça hızlı geçen bir haftadan sonra tekrar merhaba,
Yılda bir kez projelerimizi tanıtıp, aday üyelerimizi daha yakından tanıdığımız Projector etkinliğimizi geride bıraktık. Emeği geçen tüm üye ve aday üyelerimize, proje direktörlerimize ve yönetim kurulu arkadaşlarıma teşekkür ederim.
Son derece başarılı geçen Projector’den sonra umarım hepiniz hangi projelerde yer alacağınıza karar vermişsinizdir. Bu hafta itibariyle tüm proje ekipleri kendi aralarında toplanmakta ve projelerini detaylandırmakta olacaktır. Projector’a katılamayan adaylarımız yazışmaları takip ederek istedikleri proje toplantısına katılabilirler.
Projelerimizin başarısı nasıl algılandığı ile doğru orantılıdır. Görev aldığınız her projeyi ‘değerlere ve kültüre uygun, beklentileri karşılayan ve kafa karıştırmayan, sonuç odaklı, ölçülebilen ve gerçeklere dayanan, mesajların tekrar edildiği, inovatif, görsel ve düşüncelerden çok duygulara hitap edecek’ şekilde ele alacağınızı bilmekten dolayı son derece mutluyum.
Sanırım algı konusunda ilk söylenmesi gereken şey algının subjektif olduğudur, yani kişiden kişiye değişeceği gibi ortama ve zamana bağlı olarak da değişebilir. Bir kişi, ürün, toplum ya da hizmetin kendine biçtiği değer ile karşıdan algılanan değer arasında çoğu zaman farklılıklar vardır. İletişimin amacı bu aradaki farkı mümkün olduğu kadar azaltmaktır. PR yani Halkla İlişkiler bu sebeple oldukça önemlidir.
JCI farklı ülkelerde farklı kültürlerde farklı şekilde algılanıyor. Japonya’da kariyerinizde ilerlemek için JCI üyesi olmak büyük bir avantaj. Almanya’da JCI üyesi olmak için şirketinizin imza yetkisine sahip olmanız gerekiyor…
Bu bağlamda siz JCI’ı nasıl algılıyorsunuz? Peki biz JCI üyesi olarak nasıl algılanıyoruz? Projelerimizde algı yönetimine yeterince yer veriyor muyuz? Bu konuda biraz düşünmenizi ve mümkünse ilk proje toplantınızda algı konusuna yer vermenizi rica ediyor ve hatta önümüzdeki günlerde bu konuda hepimizin katılımı ile bir seminer düzenlemeyi öneriyorum.
Böylece bu hafta marka olma yolunda çok önemli bir adım olan algı yönetimi konusuna biraz değindik. Haftaya konumuz: ‘Nasıl Marka Olunur?’
Son olarak yukarıda alıntı yaptığım, Bersay İletişim Danışmanlık Yönetim Kurulu Başkanı Ali Saydam’ ‘İletişimin Akıl ve Gönül Penceresi Algılama Yönetimi’ adlı kitabında algılama yönetiminin temel kurallarını sizlerle paylaşmak istiyorum. 1-Hedef Kitlenin Değerlerine Uymalısın: İnsanları söyledikleri ile değil, söylemedikleriyle anlamak, değerler sistemindeki uyum ve çatışma noktalarına nüfuz etmek öncelikle yerine getirilmesi gereken koşuldur.(….) Fazlasıyla kırılgan olan algı haritasında edinilen yeri korumanın öncelikli koşulu, hedef kitlenin değerleri ile uyumlu noktaları asla gözardı etmemektir. Değerlerle çakışan ufacık hatalar, açıkça görülmeseler de problem çıkarabilirler….2-Hedef Kitlenin Kültürüne Özen Göstermelisin: (….) Eğer hedef kitlenin kültürüne özen göstermezseniz, hiç hak etmediğinize inanılan algılama tepkilerine maruz kalırsınız. (….) Algılama yönetimi milli ve yerli bir yaklaşım gerektirir. 3-Beklentilerin Üzerinde Yaklaşım Sergilemelisin: Standartların keşfi, müşteri odaklı yaklaşıma büyük kolaylık getirip pazarlamaya nefes aldırırken, iletişimde ‘mertliğin bozulmasına’ da yol açtı. (….) Ürün ve hizmetlerdeki bu standartlaşma, iletişimde farklılık ve farkındalık yaratmaya çalışanları ‘elle tutulan, gözle görülen dünyanın dışına çıkmaya zorladı. 4-Kafaları Karıştırmamalısın: Birden fazla söz söylemenin, çok sayıda mesajı aynı anda vermeye kalkmanın algılamayı nasıl olumsuz etkilediği… Kolay anlaşılır olmak demek sıradan olmak demek değildir.(….) Karmaşık ortamlarda algılamayı yönetebilmek ancak sınırsız bir yalınlıkla mümkün olabilmektedir. 5-Sonuca Odaklanmalısın: İletişimin kritik başarı faktörü ‘iş’ bağlamında düşünebilmektir; bunun da tek ölçütü iş hedefine ulaşılıp ulaşılmadığıdır. İletişimde sonuç odaklılık, biçimden çok işleve yoğunlaşmaktan geçer. 6-Ölçmüyorsan yapmamalısın: Ölçümleme, iletişimin her alanında, dünyanın her ülkesinde uygulanabilecek, uygulanması gereken en önemli araçlardan biridir. Ölçümlemeyi 2 ayrı anlamda ele almak gerekiyor. Biri, iletişim stratejilerini oluşturmadan önce yapılacak araştırma ve ölçümleme, 2.’si sonuçların takibi ve izlenen yolun değerlendirilmesi için yapılacak araştırma ve ölçümlemeler. İletişimi yapılacak ürün ya da hizmetle hedef kitlenin değerleri ve kültürü arasındaki uyumun araştırılması ve ölçümlenmesi şarttır. 7-Gerçeklere Dayanmalısın: Algılamayı doğru yönetebilmek için gerçeklere dayanmak gerektiğini ve söylediğimiz her sözün, iletişim yaptığımız her durumun yalnızca gerçekleri, gerçeğin tamamını yansıtması ve gerçekten başka hiçbir şeyin iletişiminin yapılmaması türünden bir söylemi, içinde yaşadığımız sistem gereği uygun bulmadığımızı söyleyeyim. Eğer tersi sözkonusu olsaydı, kişilerin ve kurumların güçlü yanları kadar zayıf yanları konusunda da iletişim yapması gerekirdi ki, böyle bir şey makul olmaz. Söylediğin herşey doğru olsun, ama her doğruyu söyleme. 8-Tekrar Etmelisin: Algılamayı derinleştirmek için tekrarın şart olduğunu biliyoruz. Ama neyi, kaç kere, nasıl tekrarlamalı? (….) konuya, hedef kitleye, kanala, mesaja, mesajı taşıyan iletişim aracının ne denli buluşçu olduğuna göre veriler değişebiliyor. 9- Farklılaşmaları yönetebilmelisin: (….) Algılama yönetiminde farklılaşma için yapılacak en önemli saptama, bu konuda ortaya konacak inovasyonun, tartıştığımız diğer 10 kuralla uyum içinde olup olmadığıdır; yoksa ne sosyal paydaşlar satın alır o farklılaşmayı, ne de hedef kitle. 10-Görselliği doğru yönetmelisin: Görsel algılamayı yönetmek, genel algılama yönetiminin kritik başarı faktörlerinden biridir. İnsanın bir bilboard’a, gazetedeki bir ilana ya da habere yalnızca 2-3 saniye ayırabildiği düşünülecek olursa, görsel algılamanın önemi de daha iyi kavranabilir.(….)11-Düşüncelerden çok duygulara hitap etmelisin: Alfred Adler’in deyişiyle, ‘İnsan sevmeyi öğrenebiliyorsa, pekala duygulara hitap etmeyi de öğrenebilir’; yeter ki o ‘koku’yu ve ‘doku’yu iyi okuyabilsin. Her evin, her şirketin, hatta her ülkenin bir kokusu, bir dokusu vardır. Bu koku ve duyguyu doğru okuyup buna göre tüm iletişiminizi yönetebilirseniz, hedef kitlenizle buluşamamak gibi bir sorununuz olmaz……
Lider Doğulur mu, Olunur mu?
Münazara turnuvalarının klasik konusu; lider doğulur mu olunur mu? Her konuda olduğu gibi bu konuda da farklı görüşler mevcut. Bugün Muhalefet olarak bu yazımda ‘Lider Olunur’ tezini savunacağımJ
Yaklaşık 2400 yıl önce yaşamış Büyük İskender’den bugüne dek yetişmiş liderlerin ortak bir yanı var. Çoğu iyi eğitilmişler ve hayata çok iyi hazırlanmışlar. Büyük İskender çocukluk döneminde Leonidas, ergenlik döneminde ve sonrasında Aristo tarafından eğitilmiştir. Hayata ve insanlara dokunuşu sayesinde bugün halen tüm dünyada Büyük İskender’in liderlik özellikleri konuşulmaktadır.
Antik çağlardan günümüze medeni toplumlarda bilgi ve eğitime verilen önemin en büyük kanıtı o dönemlerde kurulan kütüphanelerin ve okulların oluşumudur. Toplumların varoluşlarını sürdürmeleri, gençlerin toplumda daha iyi bireyler ve liderler olarak yetiştirilmesine bağlıdır. Günümüzde know how transfer olarak bilinen bilgi aktarımının temelini oluşturan felsefe budur. Amaç bireylerin hayata daha donanımlı yetişmelerini sağlamaktır. Aklıma eski JCI üyesi JF Kennedy’nin bir sözü geldi “ Siyaseti Harvard’da, hayatı JCI’da öğrendim”.
Öğrencilik yıllarımızda (antik çağlardan hemen sonra) dönem ödevlerimizi hazırlamak için kaç kitap okuduğumuzu, kaç kütüphaneye gittiğimizi hatırlayanlar vardır elbet. Geriye baktığımda çok uzun yıllar geçmiş gibi görünse de doksanlı yıllardan bahsediyorum. Son yirmi yılda bilgiye ulaşmak oldukça kolaylaştı. Aristo yanımızda olmadan da bize yazdıklarıyla ulaşabiliyor. Tek yapmamız gereken google’dan aramak. Peki okumak yeterli mi? Belki...Maça çok iyi hazırlanıp yedek klübesinde sahaya çıkmayı beklemek bize yetiyorsa...
Bilgi ve teknoloji çağı ilerledikçe okulda öğrenilenler artık bireyin gelişimine yeterince katkıda bulunamamaya başladı. Herkesin her konuda bir fikri olduğu fakat malesef bilgisi olmadığı bir dönemdeyiz. Fark yaratmak ve farkedilmek için daha donanımlı bireyler olmak yolunda önümüzde uzun bir yol var.
Burada JCI’ın sunduğu fırsatlardan faydalanmamızı tavsiye ediyorum. Aldığımız eğitimleri uygulamalı olarak sahada gerçekleştirme fırsatı bulduğumuz bir ortamdayız. İnsanların hayatına dokunarak, pozitif değişime katkıda bulunan ve bireylerin fark yaratmalarını sağlayan tek sivil toplum kuruluşundayız. Sunum Teknikleri’nden Duygusal Zeka’ya, İletişim’den Münazara’ya, Networking’den Marka olmaya kadar geniş bir yelpazede sunulan tüm eğitimler bizleri örnek liderler olarak topluma hazırlamaktadır. Projelerde görev alarak öğrendiğimiz yetkinliklerimizi kullanma fırsatı buluyoruz, yani sahada egzersiz yapıyor ve yaparak öğreniyoruz.
“Üniversitede üç kişiyi bir araya getirip yemek organize edemezdim, JCI’da üçbin kişilik konferans organize ettik.” JCI İstanbul Senatörü
“34 yaşıma kadar hayatım hızlı bir şekilde amaçsız olarak devam etti. Bütün hayatım JCI’a üye olduktan sonra değişti.”JCI İstanbul Senatörü
“Uluslararası bir şirkette yönetici iken, JCI sayesinde eğitim sektörüne girmeye karar verdim.” JCI İstanbul Senatörü
Bunlar sadece bir kaç örnek, daha fazla başarı hikayesi için fazla uzağa gitmeye gerek yok, etrafımıza bakmamız yeterli. Baktığımızda ne görüyoruz?
Haftaya ‘Doğru algılayabiliyor muyuz?’ konulu yazımda görüşmek üzere.
Sevgiler
Pelin'den - (4) JCI Ruhu
Geçen hafta yazımda JCI Networküne giden yolda JCI ruhunun öneminden bahsetmiştim.Peki JCI ruhu nedir? Biz JCI ruhuna nasıl sahip oluruz?
Yaşandıkça insana ve hayatına anlam katan, kısa ve uzun vadede öğrenmenin sürekli olduğu, arkadaşlık bağlarının son derece gerçek ve sürdürülebilir olduğu bir olguyu kelimelerle anlatmanın ne kadar zor olduğunu anladım bu yazımda. ‘JCI işte budur!’ diyerek tek kelime ile sınırlamanın yetersiz olacağı düşüncesindeyim.
Sizlerin de bildiği gibi ‘Haydi arkadaşlar’ denildiğinde bizleri dünyanın her ucuna sürükleyebilen bir birliktelik yaşıyoruz JCI ile. Bir süre sonra bakmışız tatillerimizi uluslararası konferans ve kongre tarihlerine göre ayarlamaya başlamışız. Valizimizde minik hediyeler yerini alıyor, uzun süredir görmediğimiz dostlarımıza verilmek üzere; ‘Thomas lokum sever, Charlotte buzdolabı magnetine bayılır, Marcus’a bir küçük rakı’ şeklinde valiz bir anda dolar. Cümbür cemaat binilir uçağa, yoğun yaşamaktan dolayı pek zaman geçiremediğimiz otel, yenilemeyen yemekler, uyunamayan gecelerin bir anlamı olur. ‘Ben ne alırım’dan çok, ‘Ben nasıl katkıda bulunabilirim’ mantığı ile aynı vizyon ve misyon doğrultusunda bir araya gelinmiş bir ortamdan son derece mutlu bir şekilde döneriz evimize yüzlerce yeni insan ile tanışmış, bireysel gelişimimize yatırım yapmış, yeni bir kültürü ve kendimizi biraz daha keşfetmiş olarak.
Peki ulusal ve uluslararası konferans ve kongreler vesilesiyle tüm dünyayı gezen, yaparak öğrenen, bireysel ve kültürel gelişimine yatırım yapan bizler, bunu neden yapıyoruz? Şöyle sorsam; Neden takım tutuyoruz? Neden marka giyiniyoruz? Neden o okula gitmek istiyoruz? Neden o arabayı istiyoruz? Neden JCI diyoruz? Nedeni aslında hepimiz için aynı; aidiyet duygusu... Bu ihtiyaç insanların topluluklar halinde yaşayarak bugünlere gelmesini sağlamıştır. Bilimsel olarak baktığımızda Maslov’un ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisinde fizyolojik ihtiyaçlar ve güvenlik ihtiyacından hemen sonra üçüncü sırada geliyor ait olma ihtiyacı. Sonra ardından saygınlık gereksinimi ve son olarak kendini gerçekleştirme gereksinimi geliyor. Teori şöyle diyor; kişi gereksinimlerini en alt kategoriden itibaren geliştirmeye başlar ve sonra bir sonraki kategoriye geçer. Bu durum kişilik gelişme düzeyini de bir üst düzeye sürükleyecektir.
Ait olma duygusu insan hayatına anlam katmakla beraber, daha iyi ve faydalı olma ihtiyacını getiriyor beraberinde. Gönüllülük prensibine dayanan ve sorumluluk bilincinin gelişmesiyle ortaya çıkan dernekçilik bilinci şüphesiz kendini gerçekleştirme aşamasında gelişir. JCI bir yandan toplumsal projeler ile dünyayı pozitif yönde değiştirirken diğer yandan bireylere de gelişim fırsatı veren ve sadece 18-40 yaş arası gençlere hitap eden tek uluslararası sivil toplum kuruluşudur. Biz üyelerine sunduğu gelişim fırsatlarını zamanla daha iyi anlamak, değer yaratmak ve bu ruhu yakalamak kalıyor geriye.
Bizler nasıl JCI ruhuna sahip oluruz sorusunun cevabını vermek ise biraz daha kolay; parçası olmaya başlayarak...
Peki, bir liderlik organizasyonu olan ve sayısız lider yetiştirmiş JCI üyesi olarak sizlere soruyorum; Lider doğulur mu, olunur mu?
Haftaya bu polemiğe girmek üzere....
Sevgiler
5.09.2011
Pelin'den - (3) JCI'da Network

Oldukça hızlı ve hareketli geçen JCI Türkiye Kış Zirvesi’nin ardından tekrar Pazartesi yoğunluğu ile başladık haftaya. Geçen hafta ‘Peki biz JCI İstanbul üyeleri, bu networkden daha doğru nasıl faydalanabiliriz? diye sorarak bitirmiştim yazımı.
Bana gelen mail ve telefonlar neticesinde anladım ki aslında çoğumuzun bilmek ve iyileştirmek istediği bir noktadayız.
JCI İstanbul üye profilimiz %57 profesyoneller, % 38 girişimciler ve % 3 üniversite son sınıf ve master öğrencilerinden oluşmaktadır. Bu yüzdeleri JCI uluslararası boyutta inceleyecek olduğumuzda yine çoğunlukla profesyoneller ve girişimcilerden oluşan bir yapıya sahibiz. Bu veriler doğrultusunda söyleyebiliriz ki birbiriyle ortak payda sağlama potansiyeli en yüksek şubeyiz.
Düzenlenen eğitim ve aktivitelere katılarak ve burada yeni insanlarla doğru bir şekilde tanışarak JCI Networkünden faydalanmaya başlayabiliriz.
Bir sonraki aşama JCI Türkiye organizasyonlarına katılmak olacaktır. Geçtiğimiz hafta sonu JCI İstanbul’dan 25 kişilik bir katılım ile Kartepe’de toplam 257 JCI üyesi, aday üyesi, senatörü bir araya geldi. Aralarında üstdüzey yöneticilerin, uluslararası şirket sahiplerinin ve genç profesyonellerin olduğu, eğitim, münazara ve topluluk önünde konuşma yarışmalarının gerçekleştiği, gece eğlencelerinin bol olduğu, insanların JCI çatısı altında biraraya geldiği, saygı, sevgi ve güven ortamında yakınlaştığı aktivite aynı zamanda tüm katılımcılar için önemli bir networking fırsatıydı.
En önemli network imkanını JCI’ın bizlere sunduğu uluslararası alanda bulabiliriz. Bildiğiniz gibi 2010 yılında JCI Dünya Kongresi Japonya’nın Osaka kentinde gerçekleşti. Kongre boyunca düzenlenen fuarda birçok JCI üyesi ve çoğunlukla Japon işadamları fuar alanını ziyaret ederek olası ortaklıklar ve iş imkanları konusunda katılımcılar ile görüştü. Katılımcı arkadaşlarımız burada iş imkanları konusunda somut adım atma şansına sahip oldular. Burada da zamanla gelişen güven ve saygının son derece önemli olduğunu bir kez daha belirtmek isterim. Sadece iş imkanları değil, uluslararası dostlukların kurulması, ortak toplumsal projelerin temel adımlarının atılması için de en doğru ortam JCI Avrupa Konferansı ve JCI Dünya Kongresi’dir. Burada farklı kültürlerden gelmiş ve aynı vizyonu paylaştığımız binlerce üyemiz ile tanışma ve paylaşma imkanı buluyoruz.
JCI Küresel Network alanında bizlere güzel fırsatlar sunmaktadır. Bununla birlikte sadece networking odaklı ve JCI ruhunu anlamak için kendilerine yeterli zamanı tanımayan arkadaşlarımız bu fırsatlardan doğru biçimde yararlanamamaktadır. Burada üzerinde durulması gereken en önemli öğeler zaman ve güvendir. Sadece networking amaçlı gerçekleştirilen her adım bizlere bir değer katmayacaktır. Hiçbir karşılık beklemeden atacağımız her adım doğru konumlandırılmamızı sağlayacaktır. Kar amacı olmayan derneğimizin üyeleri toplumda pozitif değişimi sağlamak amacıyla biraraya gelmektedir. Hiç şüphesiz bizlerin ortak paydası derneğimizin vizyon ve misyonudur. Bu vizyon ve misyon doğrultusunda JCI üyeleri tanıdıkları ve güvendikleri ve ortak paydaları bulunan arkadaşları ile zamanla iş ilişkisi geliştirirler. Burada JCI ruhu büyük önem taşımaktadır.
Peki JCI ruhu nedir? Biz JCI ruhuna nasıl sahip oluruz?
Subscribe to:
Posts (Atom)